Hunger Games Rpg

May the odds be ever in your favor!
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş
 

 Sylvia

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Sylvia Cooper
2. Mıntıka Vatandaşı
2. Mıntıka Vatandaşı


Mesaj Sayısı : 2
Kayıt tarihi : 12/05/12

Sylvia Empty
MesajKonu: Sylvia   Sylvia Icon_minitimeC.tesi Mayıs 12, 2012 8:55 pm

Sorarım size, bir hırsız neden canını dişine takıp saatlerini, günlerini, hatta haftalarını polis karakoluna sızmak için harcar? Sıradan bir hırsız, ancak kafayı yerse... Ama o, plansız, sadece amacını başarı ile elde etme arzusu ile haftalardır yanıp tutuşarak bu işe kalkışmak üzere. Ağabeyine kendini kanıtlamak. Ne kadar iyi bir hırsız olduğunu. Gerçek bir Cooper olduğunu.

Aslında bir plan var, ama o, yani Sylvia tasarlamadı. Zaten plan ona anlatılırken hiç dinlememişti ki. Sylvia'nın bütün aklı aylar önceki o korkunç olaydaydı. İzleri hala duruyordu. Ve sanki o olay daha dün gerçekleşmiş gibi, yeni açmış çiçek kadar tazeydiler sanki. Bir sürü yanık izi. Acı. Ve daha bir çok tarif etmek istemediği şey. Olayın bir yangın olduğunu sanmayın, evet ateş var, ama o kadar çok değil. Aslında daha korkunç bir olay bu. Ve şu anda polis karakolunun çatısında, güvenli kaçış karavanındaki arkadaşı Bentley ve diğer arkadaşları -ağabeyi hariç- kulaklıktan planı özetlerken, o dinlemiyordu. Adeta zamanda geriye gitmişti. O korkunç olaydan hemen öncesine. Ama olayı yaşamayacaktı bu sefer. Bu sefer oyuncu değildi olay olarak andığımız, adil olmayan, kendi sefil hayatı olarak andığı o korkunç tiyatro oyununda. Asla bulunmamış, boş sokaklardaki izleyiciydi şu anda. Kendini izliyordu. Olacaklardan habersiz zavallı kendini.

***

[size=x-small]~Aylar önce
Yine o soğuk kış gecesi. Yine aynı sokak, yine aynı fırın. Hiçbir adımı sessiz sokaklarda duyulmuyordu. Tıpkı yokmuş gibi. Ama aslında vardı. Asla yapmadığı bir şekilde, sokağın ortasında yürüyordu. Açlıktan incecik olmuştu. Gerçi hala incecikti ama, o kadar sayılmaz. Yanağında o iğrenç yanık yoktu. Henüz. Hayatı zaten yeterince dibe vurmuş durumdaydı. Bazen okulu bıraktığına, iki yıl önce o yetimhaneden kaçtığına pişman oluyordu. Ne amaçla kaçmıştı yetimhaneden? Ağabeyini bulmak için diye hatırlıyordu.

Yetimhaneden kaçtığından sonraki bir buçuk yıldır onun izini sürüyor, dünyayı dolaşıyordu. Yarım yılını zaten izini bularak geçirmişti. Her şeyin başlamasını bekleyerek. Ve o yetimhaneden kaçtıktan altı ay sonra olan olmuş, ağabeyinin peşinden yollara düşmüştü. Önce her şeyin başladığı yer, ilk suç mahali ve on iki yıl öncesine kadar evlerinin bulunduğu muhteşem Paris, sonra sapık bir mucit ve anne babalarının katilinin evi olan İngiltere, daha sonra yasalara aykırı olmasına rağmen Utah'ta bir kumarhane işleten gangsteri haklamaya Amerika Birleşik Devletler'ine. Bu sonuncusundan sonra ağabeyinin izlediği güzergahı anlamıştı. Ailesinin intikamını alıyordu. O zamanlar daha 18 yaşında güçlü bir delikanlıydı ağabeyi. Sylvia hayal meyal hatırlasa bile, ağabeyi Sly'ın, babası Connor'a çok benzediğini düşünüyordu. Ne de olsa yüzü gazetelerin ön sayfalarını süslüyordu. Kendisi de 14 yaşındaydı o zamanlar. 10 yıl önce gizlice fotoğraf albümünden çaldığı fotoğraftaki minik kız ile ilgisi yoktu. O kız artık büyümüştü. Boyu ve saçları uzamış, gözlerindeki o neşeli ve çocuksu ışıltılar yerini soğuk pırıltılara bırakmıştı. Boyu ve görüntüsü asıl yaşından büyük gösteriyordu. Neredeyse dört yaş büyük hatta. Şimdi ise 16 yaşındaydı. Ve saçları yine uzundu, hatta daha uzun. Boyu da daha uzundu. Yine normalden en fazla dört yaş büyük gösteriyordu. Ama neşeli ve çocuksu ışıltıların yerini alan soğuk ve neredeyse acımasız bakışlar hala yerli yerindeydi. Ama o bakışların ardında bir şey daha vardı. Anlaşılmayan bir şey. O da anlamıyordu, ama sanırım bu dördüncü sınıfta okulu, Hogwarts'ı bırakıp değneğini kırışının verdiği rahatlamaydı sanki. İşte gözlerindeki şey buydu. Rahatlama. Büyünün getirdiği sorumluluğu bırakmanın getirdiği rahatlama. Ama çok nadiren ortaya çıkıyordu o rahatlamanın verdiği tembel bakışlar. Yok denecek kadar nadir anlarda.

Ve o anda, o sessiz ve kadifemsi adımlar ile o sokakta açlık ile fırından bir ekmek çalabilme hayalleri kurarken gözlerinde o nadiren ortaya çıkan tembel bakışlar yoktu. Aksine yaklaşan ama nereden yaklaştığı bilinmeyen tehlikeyi hissettiği için gergin ve tetikteydi. Ama çok aç olduğundan da sabırsızdı. Her adımda sabırsızlığı artıyor, açlığını bastırma isteği tehlikenin yakın olduğunu söyleyen sağ duyusunu bastırıyordu. Fırın henüz kapanmamıştı. Ama kapanmasını bekleyemeyecekti. Bekleyebileceğini sanmıyordu. Fırının içine dalmadan önce uzun saçlarını altına gizlediği şapkasını düzeltti ve derin bir nefes alıp kapıyı yavaşça araladı. Işıkların yanmasına rağmen içeride kimse yoktu. Fırıncı arka tarafta falan şekerleme yapıyor olmalıydı. İyi. Sylvia kapıyı daha fazla itmeden başını yukarıya çevirip bir kontrol etmeyi akıl etmeseydi, daha ekmeği çalmaya kalkışamadan yakalanırdı. Çünkü kapının üstünde bir zil vardı. Hani şu kapıyı açtığınızda öten altın rengi küçük çanlardan. Elini sol omzundan sarkarak göğsünü geçen ve sağ kalçasına yaslanan çantasına attı ve oradan biraz oyun hamuru çıkardı. İki yıl önce yetimhaneden kaçarken neden yanına aldığını ve ne işe yarayacağını bilmiyordu, ama şimdi çok işine yarayacağı kesindi. Hamurun kapağını tek eli ile açtı ve içindeki parlak mavi renkteki hamurdan neredeyse ceviz büyüklüğünde bir parça kopardı. Kapı tokmağını tutan sağ eli ile zili öttürmeden yavaşça kapının kendi tarafına geçirdi. Bunu yaparken de diğer eli ile oyun hamurunu kalınca bırakacak şekilde düzleştirdi ve altın zilin içindeki ucu topluca olan minik metal çubuğun etrafını sardı. En azından artık kapıyı, geçmesine yetebilecek kadar açabilecekti. Kapıyı daha fazla itmeden önce içeriyi kontrol etti. İyi, fırıncı hala içerideydi. Ve her ne yapıyorsa onu yapmaya devam ediyordu. Bu her şeyi daha kolay hale getirirdi. Çünkü Sylvia bir ekmek uğruna bir ihtiyarı dövmeye cür'et edemeyecek kadar açtı. İçeriye bir adım atıp etrafa göz attı merak ile. Damla çikolatalısından sadesine kadar çeşit çeşit kurabiyeler, muhteşem, rengarenk şekerli kremalar ile süslenmiş pastalar, kap kekler ve çeşit çeşit ekmekler ile doluydu raflar ve masalar. Sylvia her ne kadar bu kurabiyelere, pastalara ve keklere saldırmak istese de kendine hakim olmak zorundaydı. Sadece uğuruna dükkan açıkken girmeyi göze aldığı şeyi alacaktı. Günlerdir dilediği şeyi. Ve günlerdir bir tane bile çalmaya fırsat bulamadığı şeyi. Bir somun ekmek. Minik bir somun ekmek. Raflardaki ekmeklerden birine uzanırken ayak seslerini duymamıştı. Arka taraftan gelen o ayak seslerini duymamıştı. Duysaydı, gelenlerin fırıncının üç sapık ve oğlu. Duysaydı, fırıncının oğulları onu dövmezdi. Ve şapkası düştüğünde kız olduğunu anlayıp, onu kaçırmazlardı. Ve ona... Ona dokunmazlardı. Ve ona dokunurken her karşı koyduğunda, ateşe tuttukları demiri bastırmazlardı, o yanıkları oluşmazdı. Saldırıya uğramazdı. Ama ağabeyini de bulamazdı. Sadece ve sadece aptal bir ekmek çalmış olup salak karnını doyururdu.

***

"Sly yanına vardı mı?" diye soran Bentley'in sesini duyunca kendine geldi aniden. Aslında onu kendine getiren şey, ağabeyinin adıydı. Sly. Sylvia önce kendine iyice gelmek için kafasını hafifçe salladı, sonra da "Ha? Ne?" diye mırıldandı kulaklığın kenarındaki küçük mikrofona. Bentley sesinde katı bir ton ile "Sen beni dinliyor muydun?" diye azarladı Sylvia'yı. Sylvia ise bunun üzerine hiç utanmadan sallamaz bir ses tonunda "Aslına bakarsan hayır." diye cevap verdi ve yüzüne istemeden alaycı bir gülümseme yayılırken "Tek salladığım insanın Sly olduğunu hala anlamadın mı?" diye ekledi. Sözünü bitirdikten sonra Bentley'den bir cevap beklerken, cevap arkasından, bir erkek sesi tarafından verildi. "Tek salladığın ben miyim? Gururum okşandı." demişti. Sylvia arkasını dönünce elinde iki değnek ile duran ağabeyi Sly'ı gördü. Yüzünde o alaycı gülümsemesi ve gözlerinde sanki Sylvia'ya özel olarak tanrının hazırladığı ve sadece Sylvia'ya bakarken beliren o sevecen parıltılar ile duruyordu. Elindeki değnekler neredeyse tıpkısının aynısıydı. İkisinin de ucunda o büyük, soru işaretini andıran kanca vardı. Aralarındaki tek fark bir değneğin ucunda masmavi bir safir vardı, ama o safir pek belli değildi. Büyüklüğü tam değneğin genişliği kadardı. Sly kız kardeşinin ikinci değneğe baktığını fark etmiş olacak ki değneği ona atıp "O safiri çalabilmek için bayağı uğraştım, iyi bak." dedi. Sylvia değneği yakalarken ağabeyinin sözlerini anlamadı önce. Niye iyi bakacaktı? Sonra üçgen şeklindeki jetonu düştü. Bu değnek artık onundu. Dünyalar sanki onun olmuştu. Ama bunu konuşmanın ne yeri ne de zamanıydı. Aklını kurcalayan soruyu "Gerçekten de o bilgiyi babamızın dosyasında bulabileceğimize inanıyor musun?" diye pattadanak sordu Sylvia. Bu soru aylardır Sly'ın yüzündeki gülümseme bir çiçek gibi soldu ve gözlerindeki sevecen parıltılar söndü. "En azından denemeliyiz Sylvia." diye mırıldandı. Daha fazla konuşmak istemediğinden "Hadi şu dosyayı alıp gidelim buradan. Saat çok geç oldu ve uyumak istiyorum. Önden siz usta hırsız." diye Sly'ın daha fazla konuşmasını engellemek istedi. Sly'ın neşesi yerine gelmiş olacak ki gülerek "Bu iş ne kadar erken biterse sende o kadar erken uyursun. Beni izle tembel teneke." dedi ve asansör boşluğuna açılan havalandırma kanalının kapağını kırdı. Havalandırma kanalından kolayca geçip arşiv deposunun yolunu tuttular.

***

Arşiv deposundan çıktıklarında Sly'ın sırtındaki kırmızı çantadaydı aradıkları şey. Bir dosya. Babalarının dosyası.

Sylvia ağabeyinin peşinden karakolun koridorlarında ilerlerken "Pekala, dosyayı aldık. Peki nereden çıkacağız?" diye sordu merak ile. Sly bir an duraksayıp düşündü ve Sylvia ile konuşmaktan ziyade kendisi ile konuşurmuş gibi "En güvenlisi yangın çıkışı." diye mırıldandı, sonra da kız kardeşine dönüp "En yakın yangın çıkışı dedektif Fox'un ofisinde. Dua edelim de orada olmasın." diye cevapladı. Ama ikisi de dedektif Fox'un bu saatte ofisinde olmayacağını gayet iyi biliyordu.

Dedektif Fox'un ofisine açılan kırmızı kapını önüne geldiklerinde Sly önce merak içinde önce kapının ardından içerisini dinledi, dedektif Fox'un içeride olmadığını anlayınca da sadece denemek için kapı tokmağını çevirdi. Kapı açılmayınca beklediği şey olmuş gibi "Kilitli. Kadın aptal değil tabii. Hele iki sene öncesini düşününce, kilitlemesi gayet doğal." diye açıkladı. Sylvia ağabeyini kenara iterek "Bana bırak." diye kapının önüne çöktü ve şapkanın içine giremeyecek kadar kısa bir tutam saçı tutan küçük siyah bir saç tokasını çıkardı saçından. Genç kız saç tokası ile harıl harıl kilidi kurcalarken ağabeyi arkasından sırıtarak "Kız olmak güzel şey olmalı." diye mırıldandı. Kulaklıkları ile birlikte kulaklığın kenarından çıkan küçük mikrofonu unuttukları için, aniden kaçış karavanındaki ekibin mekanik dehası arkadaşları ve Bentley'in sevgilisi Penelope'nin "Sen öyle san Sly." diyen sesini duyunca ödleri koptu. Sonra da hallerini fark edip sessiz bir gülme krizine girdiler. Aslında, Sly'ın durumunda gerçekten komikti. Çünkü o -Sylvia'nın bildiği kadarı ile- ilk hırsızlığından beridir bu kulaklık ve mikrofonları kullanıyordu. Gülmesi bitince Sylvia işi daha da kolaylaşsın diye yepyeni değneğini ağabeyine uzattı, sonra da yere çöküp tokayı kilidin içine sokarak tekrar işine döndü. Bir kaç saniye sonra kilit açılmıştı. Sylvia gururlu bir şekilde ağabeyinden değneğini almıştı. İki kardeş, odayı bir kaç saniye bile inceleme gereksinimi duymadan, odanın öbür tarafına geçmiş yangın merdivenlerine açılan camdan çıktı. Serin yaz gecesi rüzgarı yüzlerini tekrar yalayınca o sesi duydular. O kadının sesini. Dedektif Carmelita Fox.

"Bak sen şu işe. Demek meşhur Sly Cooper adalete teslim oluyor." diye mırıldandı adı gibi tilkiye benzeyen kadın karşı apartmanın çatısından. Ağabeyi Sly dönüp kadına baktı ve "Deja vu. İki yıl öncede böyle bir şey olmuştu hatırlıyor musun?" diye sordu bir arkadaşı ile konuşurmuş gibi. Tiksinti ile kadına bakan Sylvia, kadının silahını o an fark etti. Sıradan bir silah değildi. Geniş bir ağzı vardı silahın. Bu silahta doğru olmayan bir şey vardı. Ama Sly'ın kadına bakışları kadar yanlış gelemezdi hiçbir şey Sylvia'ya. Ağabeyinin kadına bakışları, bir arkadaşına bakarmış gibiydi. Ama o bakışların derinliklerinde, liseli bir oğlanın hoşlandığı kıza bakarken gözlerinde beliren parıltıların aynısını gördü.

Ağabeyi, öz ve de söz ağabeyi, adının uygun görülen anlamı gibi sinsi ve -en azından polislere göre- şeytan olab ağabeyi meşhur hırsız Sly Cooper, bir polise aşıktı. Bu ihtimali düşünmek bile, Sylvia'yı delirtmeye yetiyordu. Öğürmek istiyordu. Aşk her zaman iğrenç gelmişti ona. Ama böylesi... Bu imkansızdı. Bir hırsız kendisini kodese tıkmaya çalışan bir polise aşık olamazdı. İmkansız, mantıksız ve saçmaydı. Ama aralarında Sylvia'da olmak üzere, pek çok insan inanmaya bile tenezzül etmedikleri aşkı böyle tanımlamaz mıydı? İmkansız. Mantıksız. Saçma. Ve daha nice kelimeler.

Carmelita artık ateş açmıştı üzerilerine. Silahı yeni almış ve henüz alışamamış olmalıydı ki, atışları ya tesadüf eseri yakına düşüyordu, ya da çok uzağa düşüyordu. Ağabeyi Sly'da Sylvia'yı bileğinden kavramış, yarı sürükler bir şekilde kaçmasına yardımcı olmaya çalışıyordu. Sonra birden, omzunda dayanılmaz bir yanma hissetti Sylvia. Ateşin verdiği yanma hissine benzetti önce Sylvia. Ama sonra, o his ile uzaktan yakından alakası olmadığını fark etti. Daha çok elektrik çarpması gibi bir histi. Silahtaki tuhaflığı çözmüştü. Silahtan çıkan kurşun ya da her ne ise, silahın özelliği ona elektrik vermesiydi. "Akıllıca." diye aklından geçirmeden edemedi Sylvia. Acı o kadar dayanılmazdı ki, değneğini elinden düşürdü. Ve bayıldı. Bayılmadan önce son gördüğü şey, kendisini tutmuş olan ağabeyi Sly'dı.

***

Gözlerini açtığında, kendini Bentley, Penelope, koca dostları Murray ve ağabeyi ile sığınakta, bir yatakta yatır iken buldu. Sly'ın yüzünde sanki bir yerde yanlış yapmış gibi bir bakış vardı. Gözlerinde o sevecen pırıltılardan eser yoktu. Gayet soğuk ve katı gözler idi. Sly derin bir iç geçirerek "Seni de göreve katmamam gerektiğini bilmeliydim." diye mırıldandı. Sylvia anlamadığının belirtisi olarak kaşlarını çatarak ağabeyine bakınca o da ciddiyetini bozmadan "Yarın ilk işimiz Diagon Yolu'na gitmek olacak Sylvia." dedi ve tam Sylvia itiraz edecekken aklını okumuş gibi "Tek bir itiraz duymak istemiyorum." diye son sözünü söyledi ve arkasını dönüp odadan çıktı. Sylvia önce donup kaldı, sonra da içinde ağabeyine karşı şişen o öfke balonu, bir ağlama krizi olarak dışa vurdu. Hogwarts'tan nefret ediyordu. Büyücülükten nefret ediyordu. Hayatının sonuna kadar, ailesinin bütün üyeleri gibi de nefret edecekti.

Ağabeyinin onu güvenliği için oraya geri yolladığının farkındaydı, gitmek istemiyordu. Ama ağabeyini de kırmak istemiyordu. Bu yüzden ağlarken, ne kadar nefret etse de, sırf ağabeyi için oraya gideceğine kendi canı üstüne yemin etti. İki yıl sonra, oraya geri döneceği kimin aklına gelirdi ki?

Not: İğrenç olduğunu ben de fark ettim -.- (Günler harcanmış bir rp'ye göre çok iğrenç) Bu rp'yi ilk olarak başka bir sitede yazdım
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Leander E. Lauther
4. Mıntıka Vatandaşı
4. Mıntıka Vatandaşı
Leander E. Lauther

Mesaj Sayısı : 57
Kayıt tarihi : 12/05/12
Evcil Hayvan : Dokunmadan oynatabildiği seksi göğüs kasları
Hobiler : Çalışmak. Baklavalarıyla hava atmak.

Sylvia Empty
MesajKonu: Geri: Sylvia   Sylvia Icon_minitimePaz Mayıs 13, 2012 10:10 am

    #Yazım ve İmla (10/9)
    #Kurgu (15/14)
    #Akıcılık (20/16)
    #Betimleme (25/25)
    #Uzunluk (15/14)
    #Renklendirme ve Düzen (10/5)
    #Bonus (5/5)


    88
    Keyifli rpler.


_________________

Sylvia 4jkwf7
paint it darker than black
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Sylvia
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Hunger Games Rpg :: Karakter Yaratımı :: RPG :: Rpg Puanlama-
Buraya geçin: